30 Nisan 2011 Cumartesi

Bu ayakkabılar için Advanced Grammar Learners kitabımı bi günde bitirebilirdim. Gözlerimin içine sıçmak uğruna olsa da yapardım bunu. Bi anda native speaker a dönüşebilirdim. Ama ucunda bu ayakkabılar yok. Ve ben çalışamıyorum. Suç benim değilmiş aslında. Beni tetikleyecek bi etken olmamasıymış. Enee.

29 Nisan 2011 Cuma

mim #1#

Blogumun ilk mimi hemera-nyks ikilisinden geldi, pek çok mutlu oldum öncelikle teşekkürler, bu kırmızı kurdeleyi keserken...


Uzatmadan mime geçiyim.

En Sevdiğin 3 Görsel; yapbozlarımı bitirdikten sonra o parçaların oluşturduğu bütün (hepsi çocuğum gibi), futbol maçlarında kalecinin penaltı atışından önceki surat ifadesi, yeni mesaj/ileti uyarısını gördüğüm her ekran.

En Sevdiğin 3 Ses; elektro gitar, samimi kahkaha, yağmur.

En Sevdiğin 3 Tat; bitter harici tüm çikolatalar, kiraz/erik/karpuz/kavun/nar, et et et ...

En Sevdiğin 3 Koku; toz, little black dress, yeni yıkanmış nevresim.

En Sevdiğin 3 His; damarlarının içi kaşınır ya böyle adrenalin patlaması gibi aha işte o, sevinçten kuscak kadar olduğun an ulaştığın o nirvanamsı tavır/kekremsi parçalanma, en güzellerinden biri de yatağa uzandıktan birkaç dakika sonraki o yatağın sıcaklığına kendini bırakma, tüm kaslarının gevşemesi hissi.


Ben dee.. Rodolfo'yu mimliyorum. 

26 Nisan 2011 Salı

Kıçımdan atıyo da olabilirim ama çok sevdiğim yazarlardan birinin bi kitabında görmüştüm, ona eminim. Galiba Susanna Tamaro nundu.


Kaderin hayalgücü, sandığımızdan daha renklidir.

Ve kaderinden kaçtığını sanarken aslında ona koşarsın gibi seni ne yaparsan yap, sıçtın moduna sürükleyen büyük laflar.. Kaçınılması büyük hatalar, bazen fark etmeden yaptığımız yanlışlar.. Küçücük, minicik bi mimik, bir soruyu yanlış hatırlamak, bi ismi unutmak, önceki gün gereken saatte uyumamış olmak.. Kelebek etkisi gibi bi şey işte, öyle ürkütücü, öyle iradesizleştiren.. 2 gün önce tesadüfen facebook ta profiline girdiğim ve içimden kendimle kıyasladığım kızı bugün tüm gün boyunca griyle konuşup gülerlerken görmem.. Hani bi de o olay vardır ya, bak bu kızın saçları böyle benimki daha gizel. Aa bak bunun kıçı kocaman gibi salak saçma triplere girmek.. Bazen her şey saç baş değildir bi kitabı bi günde bitiren kız. Bazen yeterli olmazsın, bazen bazı şeylerin olmaması gerekir. Bazen sebebi yoktur. Hani niye bugün mutsuzsun diye sorarlar da omuz silkerek işte dersin. İşte. O küçük işte beni büyük keşkelere sürükleyecek diye içim içimi yiyor. Elimden bi şey gelmiyor, bu çalışarak geçebileceğim bi sınav değil, keşke öyle olsa.

Ve keşkeler başladı bile.
Yalnız bi şey diyim mi. Hakkaten öyle lan.


Umut Sarıkaya sevilmez mi kiii.

24 Nisan 2011 Pazar

Bazı şeylerin formalitesine çabuk kaptırdım galiba kendimi, yeni yeni fark ediyorum.. Küçükken kasiyer ya da mağazalarda siz raflara bakarken yanınıza gelen görevli kızlar olur ya, onlardan biri olmak isterdim. Her gün saçları yapılı olurdu, her gün makyajlıydılar.. Her gün güzeldiler.. Bir süre sonra makyajsız bi kızın güzel olamayacağı düşüncesini her şeyimin temeline koyduğumu anladım. Bakkala giderken makyaj yapmak yersizdi, aslında makyajın anlamı neydi, niye yapılırdı? Kadınların kendini iyi hissetmesi için yaptıkları listenin maddelerinden biri evet, peki yüzüne bi ton kimyasal boca etmek hangi hormonunu tetikliyor da sen mutluluk hormonu salgılıyorsun? Evet. Makyaj yapınca olduğundan daha güzel (!) görünürsün, daha çok ilgi çekersin, bu da seni mutlu eder. Mutlu eden makyaj ya da yeni yaptırdığın saçın değil, onunla çekmeyi başardığın ilgidir. İş kadınları hep mutludur o aşırı özendiğim kıyafetleri, makyajları, toplu olsa da olmasa da yapılı saçları içinde. Olmasalar bile öyle görünürler. Dış yollardan bi özgüven oturtulmuştur çünkü varlığına. Biliyorum, hastalıklı bi düşünce bu. Güzelsen güzelsindir hatta güzel denmesi için bi Adriana Lima veya bi Isla Fisher olman gerekmeyebilir, makyaj yapmanın da gerekli olmadığı gibi. Ama kendimi bu obsesyonumdan kurtaramıyorum. Hep derim, hiç acil durum adamı değilimdir. Adaya düşsem yanıma alacağım üç şey fondotenim, allığım, pudram olurdu.

19 Nisan 2011 Salı

Neden insanlar onlara kötü veya soğuk davranılmadığı sürece birisine değer vermezler? Neden güleryüzlü birisi hafife alınır veya canayakın insanlar aslında en çok incinenlerdir? Sonra, neden soğuklukla suçlanırlar, neden kimseye asla yaranamazsın? Neden birine yaranmak zorundasın? Sadece yaşa.

18 Nisan 2011 Pazartesi

Sen bana noldu diye sor ben hiçbi şey demeye devam ediyim. Ama sen anla ki hakkaten bi şeyler var, hakkaten beni içten içe öldüren bazı şeyler dönüyor ortada. Ben sana o kız kimdi diyim, hani bikaç gündür etrafında, sürekli de adı geçiyor.. Sen bana bi arkadaş de, önemi yok o kadar.. Ben de inanıyım, salak salak avunurum belki bikaç gün. Sonra bi sıkıntın varsa anlatabilirsin de, ben de aslında Ankara bile yağmur çamur stresini atabiliyor 1 aydır ama ben atamıyorum.. Kadın fizyolojisine ters gidiyorum, galiba bende bi tuhaflık var, aslında doktora gitmeliydim ama biliyosun stres.. Arada yapar böyle.. diyim..


Ama bana, noldu diye soran sen ol. Niye atarlandın bugün, gene noldu diye sataşan sen ol, ne biliyim, arkadaşlarıyla hakkımda konuştuğunu bildiğim kişi sen ol. Beni kendi ellerinle velete itiyosun gri. Haberin yok.

17 Nisan 2011 Pazar

Gevşemek için önerilen ve genelde bende işe yarayan tekniklerin hepsini uygulamama rağmen 3 haftadır lsd yemiş gibi gezmemin yan etkisi olan "sinirin tepelerde dolaşması" sendromundan kurtulamadım.

1-) Banyo yap: Banyo yap gevşersin, sıcak su seni rahatlatır.. Evet eskiden öyleydi, ya da öyle sanıyor-du-m. Şimdi banyo yaparken kafamın boşalması gerekirken aklıma gelen, banyodan çıktıktan sonra bu saçları kurutmam gerektiği, kuruttuktan sonra düzleştirmem gerektiği, düzleştirdikten sonra ertesi gün tekrar düzleştiriciyle üstünden geçme zorunluluğum, ama dışardaki rüzgarın saçıma hiç acımadan tecavüz edeceği gerçeği. Yaptığım şeylerin doğa ana tarafından kabul görmediğini her gün değişik tecrübelerle görmek.

2-) Bitki çayı iç: Zaten sinir stresten çabuk etkilenen bi yapıya sahip olduğum için dakka başı kafa yapan, şu uyku getirip seni mışıl mışıl rüyalara daldırması öngörülen çayların yarısını denemişimdir ömrüm boyunca. Kuşburnu, ıhlamur, yeşilçay, adaçayı, böğürtlen çayı, detox çayları, diyet çayları.. En son rezeneyle kafa buluyodum şimdi o da sinirimi bozuyor. Rezenenin kokusunu çok severim ben normalde hakkaten kafa yapan bi yapıya sahiptir böyle çevrendeki her şeye siktiri çekmeni sağlayacak kadar hippileştirir seni. Ama şimdi rezene içince ne uyuyabiliyorum ne uyanık kalabiliyorum, böyle gece 1de yatıp sabah 6da kalkmak zorunda olan bir işçi asabiyetiyle geziniyorum ortalarda.

3-) Yoga yap: Hah en kıl olduğum muhabbet de budur. Bak bana üstteki ortamı sağla, veya Himalayalara gidip Tibetli rahiplerle kanka olmaya hiç gerek yok, evi saadece 1 saat sessiz bırak. O bile yeter. Ama yok, ne giren çıkan belli, ne ses eksik. Bu satırlara geldiğimde damarlarımda artık sinir yapan hormon her neyse onun arttığını hissedebiliyorum böyle biriyle kavga etmeden önce ellerin hafiften kaşınır ve titremeye başlar ya. Rahatlama tekniği yazarken bile sinirleniyorum arkadaş.

Bilmiyorum burçlara, o tarz şeylere inanır mısın ama ben baya inanırım. Hayatımı bağlayacak kadar değil ama, mesela en basitinden, bu bi hatun var astrolog. 2011 için kitap çıkarmış burçlar hakkında. Arkadaşımın burcunda bu sene estetik operasyon geçirebilirsiniz diyodu kız burnunu yaptırcak yazın, nefes alma problemi yüzünden. Bana da kesin tarih vermiş 22 mart-22 nisan arası hastalık açısından hassaslaşacaksınız diye, hakkaten martın sonlarından beri yandan yemiş gibi geziyorum, tüm mide/bağırsak problemlerim son safhada. Buna göre 5 gün kaldı, yiheyy... İşte aynı kitapta, bu sene hayatınızdaki çoğu soru işareti ve pislikten kurtulacaksınız diyordu ama hiçbir iyileşmenin acısız olmayacağını ekliyordu. Galiba ben o acıyı çekiyorum. Ya da umarım öyledir. İşin açıkçası, geçmişi değiştiremeyeceğimi, geleceği bilemeyeceğimi, elimde olan tek şeyin bugün olacağını kendime telkin etmekten yorulmama rağmen hââlâ geçmişe saplıyım; geleceğe bağımlıyım; bugünüm, dünümle yarınımı düşünmekten, göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor.

16 Nisan 2011 Cumartesi

gimme gimme more gimme more

İlköğretimde hiçbi boka yaramayan ama formalite usülü yapılan meslek/alan/dal yönlendirme testleri vardır ya. Sözde neye yatkınsın onu saptar/daha çok hangi dersin hocası anlatamıyo, hangisi tüm öğrencilerini kapsıyo olayının ölçütüdür bence/ona göre lisede bi alana yönlendirir. Aynı saçmalık lisede de vardır. Bence çocukların karakterlerinin şekillenmeye başladığı dönemde, özellikle kızları, bi alışveriş merkezine götürüp salmalılar. Şaayet o vitrinlere yapışıp kasap camına dil atan yavru kediler gibi bakıyolarsa reyonlara, tamamdır, o parası bol bi işe girmeli. İlerki hayatında mutlu olabilmek için yapmalı bunu, ben gayet açık konuşuyorum, para saadet getirmez olayının uygulanış biçimine katılmıyorum. Tamam, havuz dolusu paranla tek başına yapabilceğin şeyler elbet sınırlı ama kendi adıma, beş parasız mutlu olmam mümkün olmazdı. Bugün alışverişe çıktığımda maddi şeylere ne kadar bağımlı olduğumu bi kere daha fark ettim, penyeler, pantolonlar, etekler, hırkalar beni hayatımdaki çoğu şeyden daha çok mutlu ediyordu. Alamadıklarım, al-a-mayacaklarımsa çoğu şeyden daha çok kahrediyodu. Hani ilerde iyi maaşlı bi param olsun, ben nası bi yaratık olcağımı biliyorum. Dolabını açarsın da 20000 tane ayakkabısı olur, tualet masasında 48 çeşit parfüm vardır, kırmızı ojeleri ton ton dizilmiştir. Kelime anlamıyla tam bi pisliktir, işte ben onu çok pis istiyorum. Valla bak, yanımdaki hatunlar gibi doğru herifi buluyum evleniyim mutlu oluyum 8 tane de çocuğum olsun bakarım ben onlara havasında değilim, yeminle. Ben çalışıyım ediyim böyle idealist iş hatunları olur ya, işi her şeyinden önce gelir. O modda. Hani matematiğe katlanabilceğimi bilsem işletme/iktisat falan yazardım tercihlerimde, sırf o iş kadını kıyafetlerini/ayakkabılarını giyip onların makyajını/saçını yapabilmek için. Bazılarının üniforma saplantısı olur, benimkisi de böyle bi şey işte. Erkek egemenliğinin olduğu bi alanda kendine olan özgüvenini her tavrıyla dışarıya saçan hatun kişilerine aşırı derecede saygı duyuyorum.

Bi de şu bazı mağazaların kıyafetlerinin etiketlerinde "İthal maldır." ibaresinin Türk milletine göre o malın daha pahalı olması için bi bahane olarak kabul görmeyeceğini belirtmek isterim burdan yetkililere. Ayrıca bazı etiketlerdeki o sadece euro cinsinden fiyat artistiği de nedir kuzum, ben ayaküstü borsa/kur/döviz güncellemeleriyle gezmiyorum ki. Sen bana bu kevaşeliği yaparsan ben de sana 5 peso verir, hadi hesapla bakalım seni ukala sürtük der, Amerikan filmlerinin tipik çirkef karakteri moduna girerim. Hayatta her şey müşterek neticede. Sen buna, öbür dünyada hesabın görülür mü dersin, karma bana pozitif enerji yollııcak diye mi açıklarsın, naparsın bilemem. Ama maliyeti 7 milyonluk şeyi 23 milyona sattığın günün hesabı götüne girecek elbet. Bu büyük marka sahiplerine dakka başı Kalp Gözü, 5. ,boyut falan izletsek insafa gelirler mi? Denesek olur bence.
Facebook u açmak.
Duvardaki yenilere tıklamak.
Uzun süre sonra ilk defa gri nin paylaştığı linkleri görmek.
Kim ne yorum yapmış diye bakmak.
Üç şarkıya da bi kızın salça olduğunu görmek.
Kız belki bizim okuldan değildir diye bi umutla profiline girmek.
Kızın bizim okulda olduğunu görmek.
Kızın salça olmadığı 4. linki-biraz da kendimle özdeşleştirerek-beğenmek.
Facebook hesabımdan çıkmak.
Facebook hesabımdan çıktıktan sonra senkronize bi şekilde fondan Demir Demirkan'ın Kahpe'sinin çalması.
Aynanın karşısına geçip makyaj yapmam.
Hâlâ sinirimin yatışmaması.
Hakkaten paranoyak olduğuma kanaat getirmem.
Hâalâ sinirimin yatışmaması.
En iyisinin bi an önce dışarı çıkmak olduğunu düşünmek.
Kızın beynini kalaşnikofla dağıtma düşüncesinin verdiği sadistçe zevk hissi. Düşüncesi bile bu kadar güzelken gerçeği nasıl olurdu fikri.

15 Nisan 2011 Cuma

Genelde de içimde yatan radikal bi feminist vardır bi nebze bastırabildiğim, ama bu ara çevremdeki erkeklerin hepsini toplu bi katliama kurban verebilirim, hepsini yavaş yavaş ve acı çektire çektire öldürebilitem var. Evet çeşitli biyolojik sebeplerden ötürü zaaten sinirlerim tepemde geziyo olabilirim ama benim susup oturduğumu, sesimin çıkmadığını görüyosan elleşmeyecen arkadaş. Hiçbi zaman kick-box gibi bi olaya girmeyi şu sıralarki kadar ciddi düşünmedim. İçimdeki siniri stresi başka nası alt edebilirim en ufak bi fikrim yok, çıldırma eşiğindeyim.

Bi de fazla psikolojik tanım okumayın. Azıcık ondan azıcık bundan buluyosunuz kendinizde, la ben şizofren miyim diye aynadan korkar oluyosunuz. Gereği yok, kabul etmek gerek ki hepimiz bi yerde ruh hastasıyız. Normal diye bi şey varsa tabi.

14 Nisan 2011 Perşembe

Ben kravat bağlamasını bilmem. Öğretseler de becerebilceğimi sanmıyorum, benim için origami gibi komplike bi şey bu. Kaldı ki ben daha spor ayakkabılarının bağcıklarını kurdele yaparken büyük efor sarfeden bi insanım, kravat mı bağlıycam te hey. Kravat bile bağlayamıyosun lan sen niye yaşıyosun diycek bi insanla da karşılaşmadım daha önce, sorun etmiyorum. Ama kravatı bağlayamamamdan bağlanma korkuma çıkan bi insanı tanıyorum. Bana hiçbi şeye bağlanamıyosun diyor pis pis gülerek. Anneme pis bağlıyım mesela diyorum, hatunu 2 gün görmesem özlerim. Hoş, alışılmayacak şey değil benim için. Annem geliyor o sırada. Arkadaşlarımın çocuklarının hepsi küçüklüklerinden beri kardeş istiyo, sen ne tuhaf çocuksun, hiç kardeş istemedin diyor. Bencilsin, ona çok sövüyosun ama aynı kuzenin gibisin diyo, kuzenim geliyo. Kuzenimi aylardır görmedim, bu benden 2. derece büyük olan.. Napıyosun gerizekalı diye saçımı bozcak bi hamleyle kafama vuruyor, selamlaşma şeklimizdir hep. Arkadan sevgilisi geliyor, şayet ki evlenirlerse ailemizin ilk pembe saçlısı..Bi de ben bu kuzenimi sevmem biliyo musun, herkes bunun kızla evlenmesine karşıyken ben destekliyorum bi tek, kıza ister istemez bi kanım ısındı çünkü. Pembe saçlı diye insan mı dışlanır lan derken velet geliyo arkadan, saçlarını sakın kestirme uzat diyo. Uzun saç sana daha çok yakışıyo. Yanında sınıftaki oğlanlarla gri var, gri ye bakıyorum, saçları onun en büyük sıkıntısı, dökülcek diye ölümüne korkuyo. Bence kestir, hatta küt kestir diyo, uzamayacak mı sonradan sanki? Gri, şimdi senle konuşmayı öyle isterdim ki, sabah günaydın ına niye karşılık vermediğimi, karın ağrılarımı, can sıkıntılarımı öyle bi güzel sayıp dökerdim ki. Dinlemezdin ki gri, siktir et o yüzden. En yakın arkadaşlarım geliyor, kafalarını vizelerinden, yegeselerinden kaldıramadıkları için beni bomboş bırakan arkadaşlarım.. Lan diyorum, dışarda hiç ağlamam ben ama şimdi dayanamıycam ağlıycam..Bunlar geçici şeyler, daha önce de yaşadın denmesi gerekmiyo aslında biliyorum çünkü gerçeği ama gelsin biri beni teselli etsin istiyorum. Bazen insanlarla yaşamak fazla zor geliyor bana.

13 Nisan 2011 Çarşamba

Eveeet, demekki neymiş canım, bi kitabı bi günde bitirmek de bazen bi boka yaramıyomuş. 80 ortak nokta, kesişen meridyenler paraleller, hiçbi halt seni makus kaderinden kurtaramazmış güzelim. Sen, malsın bunu da biliyosun dimi, eblehsin biraz. En sevdiğin atasözünün şu Ruslara mâl edilmiş "Aynı hataya iki kez düşen, aptaldır." lafı olduğunu yinelerken sen aynı hataya 497. kez düşüyosun belki de. Artık aptal değilsin, tedavi edilemez bi gerizekalısın sen, idiotluk makamına teşrif ettin, tebrikler. Hayır bi de biliyosun ki bu ırkın bireylerinin hepsinin hammaddesi aynı. Kakaoluymuş, çilekliymiş, havuçlu cevizliymiş hiç fark etmez, hepsi bildiğin kabartma tozlu-yumurtalı unlu kek lan! Bi diğerinin gösteremediği tahammülü niye öbürü göstersin ki? Niye seni sevsinler, niye sana müsamaha göstersinler? Her yaptıkları espriye gülüyo musun? Yöö. Salakça bi şey yaptıklarında susuyo musun? Çenene sıçıyım ki, haayır. E baari bu büyük hatalarını (!) gözlerinde sıfıra indirgeyecek eylemi yapıyo musun, yani veriyo musun? Hayır, asla. O zaman? Sen neyine güveniyosun ki hayatım, adam sana niye iyi davransın?

Lan ya. Gene bana hüsran gene bana hüsran oğlum. Başkalarının tekmesi tokatı koymuyo da, o dediğin lanet olası herif var ya. Onun bi fiskesi öldürüyo be. Önümüzdeki 2 senelik sezonu da kapattık gibi.
Doğuştan fotojenik insanları aşırı derecede kıskanabilitem var evet. Şu "fotojeniklik" denen olay için kendimi çok kasmam gerekiyo, birisinin "lan fotoğrafını çekiyorum" demeden çart diye çekmesi gerekiyo beni. Yoksa yapmacık, kasıntılı, kabız olmuş bukalemun gibi bi surat ifadesiyle çıkıyorum. Fotoğraf dediğin pozsuz çekilir arkadaş. Yanılıyor muym.

12 Nisan 2011 Salı

#griye mektup#

Hani bi kere aabi adam berberde saçlarımı düzleştirdi, bildiğin eve kadar ellerim kafamda koştum, direkt yıkadım dedin ya, galiba ordaki o doğallığına hasta oldum. Ne biliyim, belki kız olduğumdan ama, benim saçlarıma fön çekilse ben 40 yıl yıkamam. Ki saçımın doğal hali de seninki gibi, kıvırcığa yakın dalgalı. Bi de ben galiba senin kadar kendimle barışık değilim, mesela beni siksen koymam ergenlik fotoğraflarımı facebook uma. Ama sen gayet bariz eklemişin. O bira göbeği gibi yaptığın çalışma toton var ya, geberiyorum lan. Bildiğin hastayım yani. Hayır bi de ben psikopatımdır böyle, millet atıyorum mavi göze, uzun saça hasta olur ben de bi kalça takıntısı var ki hiç hayra alamet değil. Neyse, söylesem sapık mısın lan sen dicen. Söylemem de zaten. Ya o değil de, günden güne tuhaf bi bağlılık hissediyorum hani biliyorum birimizden biri konuşsa bok olcak da. Olmuyo işte, bi türlü o salak aşamaya gelemiyo çünkü ben senin her lafının her hareketinin altında ne yattığını adım kadar iyi biliyorum. Nedenini bile yazamıyorum, içimde hep bi korku, sen bu satırları görücen ki bence bloggerdan bile haberin yok sonra anlıycan, sonra her ikili ilişkide birinin diğerine tüm duygularını açık edip diğerinin saklı kutu tavrıyla tüm üstünlüğü ele geçirip kendini açanı parmağında oynatması adlı acıklı oyunu sahneliycez. Benim midem ağrıycak, başım sızlıycak, götü başı dağıtıcam. Senden belki kimseden hoşlanamayacağım kadar hoşlanırken, nefret etmeye başlıycam aslında bizim gibiler için sevgiden nefrete giden o ince kesiği çok iyi bilirsin sen hiç olmaması gereken bi şeyi yaşamış olcam. Hayatım mükemmel olmalı ya, hiç hatam olmamalı ya.. Evet bir sürü hatam var biliyorum, bugüne kadar yapmamam gereken çok şey yaptım, ağza almamam gereken şeyler söyledim. Ama hiç ilişkim olmadı benim, bu yüzden aşırı korkuyorum. Hata denilen aşifte sarısı karının katran kokulu ellerinin değmediği tek sayfam o çünkü. Ne iyi ne kötü. Aslında tamam, biraz kötü.. Cenin pozisyonunda kıvrılan korkular/endişeler/hayal kırıklıkları ve onların yanında da daha doğmadan öldürülmüş gerçek ceninler.. Daha kötüsü ne olabilir diyosun ama biliyorum senin için de geçerli aynı şey. Biliyo musun daha en yakın arkadaşlarıma bile doğru düzgün anlatamadım. Hâlâ it gibi korkuyorum ya olumsuz bi şey söylerlerse diye. Kızım, bunun kırmadığı fındık kalmamış lan böyle sessiz kaldığına bakma demeleri ihtimaline bile dayanamıyorum. Tüm kızların girdiği salak sendroma girdim belki de, birisinden hoşlanınca onu gözünde büyütüp kendi içinde ona mükemmel özellikler ekleyerek aslında olduğundan daha farklı birine aşık olmak sonra onu elde edince senin kucaklamaya çalıştığının bi çelenk olduğunu ama elindekinin bi buketten fazlası olmadığını fark etmek denilen o sendrom. Ama bizim için böyle şeylerden konuşmak için çok çok çok erken. Ne biliyim sen benden hoşlanmazsın ki. Al işte, bu da salak, kız özgüvensizliği. Bazen bazı şeyleri benim için yapıyormuşsun gibi hissediyorum, aslında biraz önce içtiğim meyve suyu kadar eminim facebook a girdiğinde baktığın ilk profilin benimki olduğuna bknz: 21. yy hoşlanma belirtileri. Evet böyle salak saçma şeylerden çıkarımlar yapmak zorundayım, o derece de çaresizim düşün artık. Ama. Hani. Ne biliyim. Bence çok mikroskopik bi işareti bile algılayacak kadar açık duyularım şu an. Dalga geçerdim hep, "Beyaz atlı prensini bulmuş olabilirsin, peki sen onun Pamuk Prensesi değilsen?" lafıyla.

Nası itler gibi korkuyorum şimdi o varsayımdan, haberin yok. Ben, o çaprazındaki gerizekalı karı, evet.

10 Nisan 2011 Pazar

Şu "Baba Beni Okula Gönder" kampanyasının bi reklamı var ya. Öğretmen isimlerini sayıyor da, kızların bi kısmı tarlada bi kısmı orda burda çalışıyo.. En son

"Fatma?"

Kızın gelinlikle "Burda." diyip kameraya baktığı sahne.. Her seferinde tüylerimin diken diken olmasına engel olamıyorum.. İçimde bir yerler patlıyor, çöküyor, yanıyor, paramparça oluyor..

9 Nisan 2011 Cumartesi

#hanging by a moment#

Hadi bi şeyler yapalım dediler iyi yapalım dedim. Self-control olayı kalmamış gibi bende, bugüne kadar her şeyi enine boyuna ölçtüm de noldu, bugün de koydum endişelerimin, ya şöyle olursa larımın götüne. Sürü psikolojisine dahil olmak kadar kolay bi şey yoktur benim için, millet nereye yönlendiyse aynısını yaptım. Ben vardım, o gece kıyafeti tipli çucuk ki ben ona Velet diycem, Velet vardı, Gri vardı, o vardı şu vardı.. Gri vardı. Yuri nin gelmesini de çok istedim, belki sınıf dışında olursak anlaşabilirdik, belki bana karşı ne önyargısı varsa öğrenebilirdim, belki bir şeyleri aşabilirdik ama gelmedi. Ben de ilerisini düşünmeden, gidenlerin ayak izlerinden yürüdüm. Gerçekten kimseyi arayıp haber vermek gelmedi içimden, istesem de veremezdim zaten. Ne cebimdeki para, ne artık etkisini yitirmiş pembe parlatıcım, ne düzleştiricinin etkisinden azad olmuş saçlarım, ne de yarı akmış göz kalemim.. Hiçbi şeyin önemi yoktu sanki. Sadece yürüyordum, midemi tüm ağırlığıyla taşıyordum, başım dönüyordu, ataklarım gene başlayacak gibi belirtilerini salıyordu kanıma. Beraberinde yürüdüğüm arkadaşlarımın kollarına girdim, belki de sınıfıma en yakın olduğum andı o.. Bir yerlere oturalım bir şeyler yiyelim dediler, iyi dedim. Menüyü bitirebilmek için kendimi çok zorladım, midem ağzımda gezdim ama çaktırmadım. Velet tam karşımdaydı, hiç açık vermedim. Benle uğraştı, sınıfta fırsatını bulamadığı şeyleri dışarda çok rahat yapabilirdi çünkü. Bi de bu psikoloji var ya hani. Sınıfta farklısın dışarda farklı. Başkalarıyken ayrı tepkilerin, başbaşayken çok farklı. Tamam dedim, bugün dayanırsam bir daha bu şeye katlanmak zorunda kalmıycam. Bi daha gelmedin etmedin diyemeyecekler.

Hadi bi şeyler yapalım dediler iyi yapalım dedik. Onlar arkadan ilerleyip birbirlerine sararken, bağır çağır gülerken biz Gri yle ilerde kaldık. Hadi onları tanımıyomuş gibi yapalım dedi bana uyar dedim.

Tamam gidelim o zaman.
Nereye?
Zaten kafeye gitmiyo muyuz? Onlar da arkadan gelirler. Biz gidelim.
Tamam o zaman.

Hiç bilmediğim bir sokağın ortasında, daha dinlediği müzik, doğum tarihi, bilgisayar oyunlarındaki ustalığı harici hiçbir şeyini bilmediğim herifin birine güvenerek ilerliyorduk. Aynı hizada gitmemiz için hızını yavaşlatıyordu, benim mide ağrım tavan yapıyordu ama umrumda değildi. Dışımdaki nötr ifade tamamen yapmacık bir maskeydi, içimde hoplayıp zıplayan, sevincinden gördüğü herkese sarılası, herkesi öpesi gelen bi ergen vardı. Arkadakileri bekleyelim demek istemedim, arkadakiler kendi kendine kalabalığa karışsındı, caddede dolananlardan biri olsunlardı. Gideceğimiz kafeye gelince durduk mecburen, tatlı zaafım sağolsun pasta dilimlerinin tatlıların olduğu camekana yapıştım, yanıma geldi, gülümsedi, çocuk gibisin dedi, ben hâlâ lsd çekmiş gibiydim. Bana bu kadar iyi davranmamalıydı, ben birinden hoşlanıyo gibiysem, ya ben ondan ya da o benden nefret ediyor gibi davranmalıydık, bu benim doğamın kuralıydı ya da en azından bugüne kadar hep böyle olmuştu. Ben içeri geçiyorum o zaman dedim tamam geliyorum dedi, montunu yanımdaki sandalyeye attı. İçimden kendi kendime küfrediyordum, tam bi liselisin sen, daha büyüyememişsin, bi de çok olgunum çok soğukkanlıyım diye geçinirsin, gerizekalısın sen diye sövüyordum tipime. Noldu daldın gittin dedi, yoo dinliyorum dedim. Bana bu kadar anlayışlı bakmamalısın dedim içimden, ama hani nefret ettiğin bi insana bakarsan o da senden nefret ediyo mu etmiyo mu anlarsın ya.. Beni ne kadar etkilediğinden haberi bile olmadığını o an fark ettim, kendi içimde kendi zaferime sevindim. Hoş, belli etcek hiçbi şey yapmıyordum ki, ben sadece her şeyi akışına bırakmıştım. Hep böyle sürsün istiyordum, ben asla ona ondan hoşlandığımı söylemek zorunda hissetmiyim, o asla öyle bi şey yapmasın.. Ya da senden hoşlanıyorum ama bunu söylediğimi bile unut desin. Saçma salak bi ilişki olsun bizimki, sadece arkadaşlardan değil, kendimizden de gizlediğimiz şapşal bi sır gibi dolansın etrafta. Yarı sahipsiz bi çocuk olsun yani. Benim kafamdaki şeytani planlarımdan habersiz, bana hâlâ gülümsüyordu, yiyemediğim diğer dilimle dalga geçiyordu, konuşturmaya çabalıyordu.

Ama her şeyden sonra, tüm günün ardından odama girip aynada tüm gün nası bi tiple gezdim ya ben bakışıyla kendime bakarken aklımda kalan tek şey onun "derste sana dönünce dikkatimi dağıtıyorsun o yüzden sana çok bakamıyorum. gülüşün bile farklı, hani hiç dolaylama yok sanki ifadelerinde. kalbinden ne geçiyosa dışardan da o sun sen." demesiydi. Bilemiyorum, gerçekten kalbimden geçenleri dolaylamadan suratına suratına çarpsam bana böyle bi cümle kurabilir miydi.. Diyemedim ki senin her gün baktığın suratı bu hale getirene kadar ben yarım saat makyaj, bi yarım saat de saç başla uğraşıyorum.. Aslında ben salak, aptal, gerizekalı harici acayip pis küfürler de biliyorum, belki senin bile söylemeye utancağın şeyleri ben bazen insanlar için içimden geçiriyorum. Çok pis de kıskanç biriyim, mesela şimdi sevgilim olsan, o geçen yanınıza gelen kız var ya, o ve onun gibi hepsinin ağzına sıçarım. Evet, bak ağza sıçmak fiilinden de haberim var. Ayrıca midem bozuk benim, bağırsaklarım tuhaf, beynim bi değişik. Yaz kış çorapsız gezemem, bi çıkarsam karnım iki dakkaya ağrımaya başlar. Küçükken tavuk derisi yermişim hep, çok da severmişim. Burcum hava, yükselenim toprak grubundan olduğu için de aşırı dengesizim, manik depresif diyorlarmış geçen öğrendim, evet ben ondanım işte. Aslında hayatını karartmak için birebir bi şeyim ben, senin yerinde olsam arkama bakmadan kaçardım.

Diyemedim. Diyemem. Demem. Niye diyim. İlerde herhangi bi şeyin pişmanlığını yaşayacaksa kendisini suçlamalı, bu ister arkadaşlığımız ister başka bi şeyimiz olsun.

O değil de. Ben bi sakinleştiriyim kendimi. Cidden.

7 Nisan 2011 Perşembe

#geçmişle yüzleşen yazı#

Bana "her şeyin senin yüzünden olduğunu nerden çıkarıyosun, böyle bi durumda bile kendini nasıl bu kadar önemseyebiliyorsun" diyor. O benim 3 senedir aklımdan doğru düzgün çıkaramadığım herifti geçen seneye kadar. "Yarın msne gelmezsen döverim, seninle konuşmayı çok seviyorum" diyor gene aynısı. Beni bi arşa çıkarıyor bi yerin dibine sokuyor. Onunla ilgili değişmeyen tek şey o kararsızlığı, belirsizliği.. Kendinden çok emin gibi görünürken içinde yatan soru işaretleri.. Noktası olmayan cümleleri, belli aralarla virgüllediği ilişkimiz. Aslında olmayan ilişkimiz. Benim de onun da korkuları yüzünden emeklemekten yürütmeye geçiremediğimiz bi bebek gibi. Hani düşerse incincek diyoruz, bi daha kalkamayacak belki. Ayağa kalkmaya korkacak. O yüzden kendi kendisine yürümesini bekliyoruz, araya yıl giriyor.. Başkaları giriyor.. Benim yüzümden, onun yüzünden.. Ben başka birisini doğru düzgün sevemiyorum ama, onunsa sevme duyusu tamamen sakat zaten. Hani ben bağlanmaktan korkuyorum, en küçük bi pamuk ipliğinde allerjim tutuyor her tarafım kaşınıyor kızarıyor kabarıyor ama o daha kötü. İpin kokusunu alır almaz kusmaya başlıyor. "Benden daha huyluları da varmış" diye sevinip kendi normalliğimi (!) kendime kanıtlarken, doğmadan ölmeye yüz tutmuş ilişkinin belki de hayatımın en dengesiz döneminin en kritik travmalarından biri olcağı gerçeğinin farkına çok sonradan varıyorum.

Aslında sürekli suçlayacak birileri arıyorum.. O böyle dedi diye şunu yapamıyorum, şu böyle yaptı diye artık şunu giymiyorum gibi saçma salak bahanelere sığınıyorum. Onların beni etkilemesine sebep olan tek şeyin gene ben olduğumu bildiğim halde gerçek insanın içini acıtıyor. Gri nin de mırıldandığı gibi, sad olan bazen but ı da yanına alıp true laşıyor. Paramparça ediyor, midemi buruyor, aptal aşk şarkılarını sokuyor hayatımın fonuna. Salaklaştırıyor beni. Ve her yeni emeklemeye başlayan bebek gördüğümde karşımdakinin gözlerinden kaçırtıyor benimkileri, sen bi elinden tutsan kaldırmak için, ben de diğerini tutabilirim diyemiyorum. O iki elinden tutsun, bi yere kadar yürütsün, sonra bi elini bana emanet etsin istiyorum ama olmuyor. Belki güçleri yetmiyor.

6 Nisan 2011 Çarşamba

#genelleme 1#

 #Gri bluz tipi erkek# Hani o çok bakılan, herkesin gözünü diktiği kuul ibne formatındaki çocuk değil de. Onun karşı sırasında oturan başka bi tane var. Saçlar kıvırcık böyle, bonus da değil gerçi. Öyle olur olmaz her şeye atlamıyo, ters de değil. Gülüyorum da esprilerine, bi kere bi yazı görmüştüm internette. Beraber gülemediğin birine asla aşık olamazsın diyodu. Yo hayır aşık falan da değilim. Ama hayatımda dursun istiyorum, bu,gri penyem gibi. Gördüğüm an, ben bunu almalıyım diye saldırdığım, diğer hatunların bakışlarından sakınarak elimde kendisiyle kasaya yürüdüğüm o her gün giyebilceğim nadir kıyafetlerimden biri gibi. Kotun üstüne gider, siyah pantolonun üstüne gider. İlkbahara-sonbahara, hafif kışa, soğuk yaza.. Her şeye gider. Onu giyerken gerilmezsin, sıkılmazsın, sana hep yakışcağını bilirsin. Düzdür, sadedir, olduğu gibidir. Severek giydiğin için seni güzel hissettirir. İşte o benim Gri'm. Hâlâ almaya cesaret edemediğim, çok arada etiket fiyatını indirerek kendisini daha da cazip hale getiren, bugünse kendisine iyice hasta olduğum ama benim olmayan Gri bluz. Kendi değerinin kendisi bile farkında olmayan gri bluz.

#Abiye tipi erkek# Evet bu da herkesin baktığı, nerdeyse tüm hatunların adını cismini bildiği o kuul ibne. Egosu yüzünden totosu arşa değer genellikle, niyeyse sessiz, kendisine bulaşmayan hatun tiplerine de tuhaf bir zaafı vardır. Kaşarları hep yedekte bekletirler, kendileri de bi yerde erkek kaşarı gibi bi şeydir. Sözde keskin prensipleri vardır, onu hiçbir şey, hele hiçbir kız ağlatamaz gibi yürürler. O apollo duruşunun altında kuyruğunu kapı arasına sıkıştırmış bi kedi olduğunu çoğu kişi fark edemez. Kızları üzmek hobi gibi bi şeydir görünüşte, kendisini terk eden o "ilk" kalp ağrısını her gece tekrar tekrar yaşar. Zordur onlar gibi olmak, çok zordur hem de. Olduğu gibi görünmemek nedir en iyi bilenlerden biriyim. Ama bunların olayı çok hoştur. Bunlar abiyedir. Benim gibi öyle sürekli gece davetine gitmeyen, hatta ara ara yok mezuniyettir yok nişandır harici abiyeye ihtiyaç duymayan insanlar için abiye tipi erkektir. Vitrinde görürsün, ilk bakışta hasta olursun. Sonra ben bunu nerde giycem ya dersin. Sonra bi daha görürsün. Alsam mı ki dersin. Bir iki ay sonra mağazanın içine girmeye cesaret edersin. Ben o elbiseye bakabilir miyim dersin. Eline alırsın, güzel bir histir, denersin belki. Ben genelde etiket fiyatını gördükten sonra aldığım yere bırakırım, bi yerine bi şey olursa zararını ödeyemem diye. Giremem onların kalıbının içine, yapamam. Rahat edemem. O kıyafet için saçın da güzel, yapılı olmalı, makyajın da tam olmalı, bi de ayakkabı almalı, ona uygun da çanta.. Belki vermen gereken birkaç kilo, küçültülmesi gereken bir toto.. Zahmetine girebilenler için ideal gibi görünür Abiye. Ama değildir. Her gün gece davetlerine katılmıyorsan oldukça gereksiz ve zahmetlidir. 

Şimdi sen olsan sana düşme/hatta çoktan düşmüş olma ihtimali daha yüksek olan abiye ye mi bakarsın, yoksa daha küçücük sinyallerden öteye gidememiş gri bluzu mu beklersin. Abiye yle mutlu olamam diye ağlamaklı olduğun halde "bak kızım, bunu da terslersen sen hakkaten evde kalırsın." diyen arkadaşlarına yapabilceğin mantıklı bi açıklama yokken, "ama bak, gri bluz de çok tatlı. hem ben onu severim ki." dersen "gri bluz mu? onun kızlarla öyle bi ilişkisi olduğunu hiç görmedim, sen de anca git umutsuz vaka ol." lafını yiyceğini bildiğin için sessiz kalmak cidden canımı acıtıyor. Abiye nin dışı öyle ama içi bomboş, gri bluz ü bi bilsen diyemiyorum.

Belki de bu aralar kafam güzel diye gezmemin sebebinin bahar allerjilerim değil de, gri bluz olduğunu hâlâ kendime itiraf edemiyorum. Ve bu yazıyla olayı kafamda iyice resmileştirdiğimi de sonlara doğru fark ediyorum.


Hayır hayır. Kesinlikle aşık falan olmuyorum ben.

5 Nisan 2011 Salı

#bilinçaltıma in anne#

Çok prosedürlere takılıyosun. Küçükken seni değiştirmeye çalıştım ama ben her o noktaya geldiğimde ağlamaya başlıyordun, kırılıyordun. İçindeki kırılganlığı duygusallığı bi türlü yenemedim. Seni böyle kabul etmem gerektiğine karar verdim en son, sana ne desem kendine haksızlık yapıldığını düşünüyordun hep çünkü. Sırf o içindeki yönünü belli etmemek için etrafına o kadar çok duvar ördün, o kadar çok prosedüre bulaştın ki. Katı kuralların var, onların aşıldığını hissettiğinde çıldırıyosun, ne kendin yapabiliyosun ne başkasına yaptırıyosun. Boşver, bovling oynarken de topu düşürüver, rezil ol. Nolcak yani. Kendini o kadar kısıtlıyosun hayatı kendine o kadar zehir ediyosun ki artık farkında bile değilsin. Dışardan nası görünürüm kaygısıyla yaşıyosun ama kimse mükemmel olamaz ki. Vazgeç artık, biraz kendin ol. Dışarıya da olduğun gibi görün, insanların gerçek seni tanımasına izin ver.

Anneme yeaaea bu cuma bizim sınıf toplancakmış ama ben gitmek istemiyoruum mızırdanmamın cevabı. Böyle de bilinçaltık bi aileyiz.

3 Nisan 2011 Pazar

#facebookta eklenmediği sürece kimseyi eklemeyen insan modeli#

Şimdi efendim. Ben normal yaşantımda insanlarla pek sorun yaşamayan, üstlerine pek düşmeyen, ilişkilerini kurcalamayan, lan bu bana niye böyle yaptı şimdi triplerine girmeyen sorunsuz bir insan evladıydım. Taa ki ergenlik denen illetin bittiğini sanana kadar. Çünkü bitmemiş. Bildiğin, hâlâ saf, katıksız bir ergenmişim ben. Öyle ki, facebook profilinde tanıştığı yeni kişileri eklemeye hâlâ çekinen, hâlâ eklemezlerse bunalımlara gircek kadar salaklaşan bi yaratıkmışım. Bugün bunu yüzüme çarpan gerçekse, sınıf arkadaşlarımdan bazılarını hâlen eklememiş olup, onların facebook account um olduğunu bildikleri hâlde piçlik yapmak sur'etiyle beni eklememeleri oldu. Özellikle bir velet var, çok yakın bi arkadaşım çocuğun fenotipe hasta diye eklemek zorundaydım -hani benim profile gircek de ona bakıcak hesabı-. Lan velet beni eklemiyo. Bildiğin eklemiyo. Hayır uyuzluk falan da yapmadım. Daha aramızda doğru düzgün bi diyalog geçmedi ki kavga ediyim. Bikaç esprime güldü falan o kadar. Hani cidden gıcık değil bana. Ama niye eklemiyo niye eklemiyo diye kafayı yedim sonra iyi bari ben ekliyim dedim. 1-2 dakka sonra kabul etti haspam. Hani beyfendi kendileri çok aristokrat, çok soylu, çok mikemmel bi insan olduğu için beni eklemek gibi bir aşağılamayı kendisine yediremez. Neyse ekledim fotoğraflarını karıştırıyım dedim. Bi de ben facebookta insanların albümlerine bakarken gerilirim. Ya aptal çıkmışsa ya çirkin çıkmışsa diye kendi kendimi yerim. Cidden ruh hastasıyım galiba. Neyse bakınıyorum bunun fotoğraflara, adı da Yuri olsun işte. Okulun yeni bittiği dönemde her erkeğin geçirdiği o evrimi yavaş yavaş, fotoğraflarıyla izledim. Saçları kısaymış şimdiki haline gelene kadar birkaç ay geçmiş. Şimdiki saçlar tabiki omzunda falan değil ama o kadar güzel ki herifin saçları, kıskanıyorum o düzlüğünü, o renk tonlarını. Ama kısa saç çok daha yakışıyo-bak yeminle söylüyorum erkeklerin %90ına kısa saç çok daha gidiyo valla bak, uzatmayın la-muş. Sonra sanki fotoğraflarına bakarken iç sesimi duycakmışçasına bi korkuyla çıktım profilinden. Ne malum belki o salak "profiline kim bakmış gör %100 çalışıyo" mallıklarına prim vermiştir. Belki görür sonra sınıfta gelir benim fotoğraflarıma bakmışsın seni sürtük falan der.

O değil de. Ben bunu ekledim. Ekledim daha 2-3 saniye mi ne geçti. Hani atıyorum ben kahverengi saçlıyım mesela, bu da bi grubun bi fotoğrafının altına yorum yapmış işte kahverengi saçlıların ezikliğine bak bilmem ne biz sarışınlar olarak onların seviyesine düşmeyelim gibisinden. Konu saç değildi, hani öyle bi şey anla sen. Direkt lafı yemiş gibi oturdum, sustum kaldım.

O değil de. La bu herif beni niye eklemedi ??!

1 Nisan 2011 Cuma

#genelde hoş gelmem ben#

Çift kişilikli gibi hissetmek kaç insana kendisini iyi hissettirir bilmiyorum ama ben kendimi bildim bileli 4 veya 5, bulunmak zorunda kaldığım ortam sayısına bağlı olarak yer yer 6-7 kişilikli oldum. Herkesin suyuna gitmeyi öğrendim, sanki insanlar birine kızınca bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmazdı..

Evet benim için olmazdı. Salak kız kırılganlığını saklamaya çalıştığım erkek düşüncelerimi, benle dalga geçilir diye ağlamamamı, dışlanırım diye sesimi çıkarmamamı bir tek ben bilirim, en yakın arkadaşlarım bile habersizdir benim içimdeki gerizekalıdan. Haberleri olsa beni sevmezlerdi diye düşünürüm hep, özgüven benim için saçlarımın o günkü tipi, makyajımın oturup oturmamış olması, ordaki oturarak çalışma göbeğinin dışarı taşıp taşmamasıyla doğru orantılıdır. Tamam belki okuduğum kitaplar, dinlediğim müzikler, izlediğim filmler de dahil olmak üzere konuşcağım çok şey olmasına rağmen ilişkilerimin hiçbirini tamamen karakterime oturtamam. İlla güzel olmalıyım sanki, illa beni beğenmeliler. Toptan beğenmiyosa bile bir yerimi beğenmeli, ya şu hatunun da gözleri çok güzel demeliler. Yoksa kendimi kendime zehir ederim.

Gurur duymuyorum. Ama ben buyum.